Okuduğum şeyleri unutmaya
başladığımdan dert yandığım bir akşam demiştim hani İstrati’nin kitabında
Adrian’ın Mihail’in yanına giderkenki heyecanını hatırlıyorum ama onun dışında
çok az şey.. Çokça sevdiğim bir arkadaşım ne güzel demişti o hissi hatırlıyorsun
işte. Çokça sevdiğim bir başkası da bunun okurken altını çizdiğim satırlarla
ilgili olduğunu, altını çizerek zihnimi yönlendirmeye çalıştığımı ve bunun da
bazı karmaşık yollarla beni unutmaya sevk ettiğini filan söylemişti.
Kâğıt Ev’i bana kim önermişti kim
önermişti diye düşünerek aldığımda (şimdi gülümseyerek hatırlıyorum) bu derece
aydınlanacağımı ummuyordum. Şöyle diyordu:
“Kitaplar, sanki asla geri
dönemeyeceğimiz bir anın tanıkları gibi, bir ihtiyaç ve unutkanlık anlaşmasıyla
tutunurlar insana. Oysa orada kalmaya devam ettikleri sürece onları birbirine
yamadığımızı zannederiz. Üstlerinde gün, ay, yıl yazan sayısız kitap gördüm
ben; gizli bir takvimi oluşturur her biri.”
Evet, o andan itibaren zihnindeki
boşluğu umulmadık bir tesadüfle doldurmanın hazzı ve Dominguez’e duyduğum
minnet duygusuyla kitaplığa saldırdım. Çünkü üzerine gün, ay, yıl yazmakla
kalmayıp kitabı aldığı yeri de yazacak kadar yazanından bağımsız, mevzusu kendi
üzerine hikâyeyi kurmak olan bir okurdum ben. Tabi ki de entelektüel birikim
önemli bir şey ama… Burada önerilen, tesadüfen alınıp inanılmaz mutlu olunan, üzerinde harika notlarla hediye edilen, bir
musikişinası anlatmasına rağmen gözlerime ithaf olunan, bir insanla gerçek bir
bağ kurmayı sağlayan, bir şeyler yapma aşkı uyandıran, kitapları ilahi bir fetişe
dönüştürmesine ramak kalan ve evet Calvino’nun ilelebet dilime yapışmasına
sebep olan bir hikâyeden bahsediyorum.
Güzel bir hikâye…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder